“Verba Volant, Scripta Manent.”

Söz Uçar, Yazı Kalır.

17th Haziran 2008

Tatil :)

     Yine bir yaz başlangıcını yaşıyoruz. Daha doğrusu ne mutlu bu yaz tatile çıkabiliyorum.

Çocukluğumdan beri en sevdiğim olgu; tatil öncesi harita ve bulabildiğim dökümanları karıştırmaktır. Yine tek tek haritaları ve günümüzün elektronik bilgi deposu olan internetten fazlasıyla bilgi toplayarak tatile hazırlandım.

Fotoğraf makinelerimin şarzları ve hafıza kartları hazır durumda. Bir tek fotoğraf çekmenin tüm hazzını bana yaşatan analog fotoğraf makinemi film ile beslemem gerek. Video Kameram da tam hazır durumda. Geriye güzel anları farklı bir bakışla ölümsüzleştirmek kalıyor.

Tatil sonrası yeniden görüşebilmek dileğiyle.

Saygılarımla,

Uğraş Kaynarca.

Kategori Editörden | 0 Yorum

8th Haziran 2008

Tarih Üzerine…

Tarih üzerine güzel ve kısa bir değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum:

“…Özbekistan’da yabancı gezginlerin çoğu Fransız’dı. İtalyan ve Almalar da vardı, ama bizden kimse yoktu? Taşkent THY uçağı neredeyse sonbahara kadar dolu, gerisini sormadım bile, ama neredeyse yüzde doksanı Avrupalı bu yolcuların, Türkler nerede?

Türkler geriye bakmadan yürümeye devam ediyor. Türkler, Avrupa kapılarında. Oysa Avrupalı, Semerekant sokaklarında, Buhara’da.

Tarih, bir seçme ve yerleştirme kabusudur Türkler için. Bir de saf kitleleri avutma denizi.

Tarih, ona hiçbir zaman, şu anda bulunduğu yeri gösteren bir pusula olmaz. Tam tersine, bulunduğu yeri saklayan, önünü arkasını örten bir efsaneye dönüşür, bölük pörçük aklında kalmış efsaneye. O yüzden de yolu asla Semerkant’a düşmez.

“…Ve, Türkiye’nin ormanları yağmalanırken, nehirleri, gölleri yok edilirken, Yörükleri durdurulurken, aklımdan Korkut Dede’nin sözlerini hiç çıkarmadım:

” Gölgeli ağacın kesilmesin,

Taşkın akan güzel suyun kurumasın.”

Özcan Yüksek, Editör.

Atlas Dergisi, Haziran Sayısı, 2008

Kategori Editörden, Sizlerden Gelenler | 0 Yorum

15th Şubat 2008

Annemin Doğum Günü

Bugün, bana hayat veren, yaşam enerjim, Annenmin Doğum Günü. Birçok annenin doğum tarihi belli değildir, tıpkı anneminki gibi. Onda hayat bulan bizler; ben ve kardeşim tam on iki yıl önce bugünü Annemin Doğum Günü olarak kutlamaya başladık. Her yavrusuna hayat veren annelerin de hayat bulduğu bir gün olmalıydı elbet. Ve tabii ki her annenin bulduğu gibi Anneciğim de sonsuza dek bizimle nice yaşgünleri kutlayacak.

Anneciğim, iyi ki varsın ve hep sevgiyle varolacaksın, bize güleceksin.

Saygılarımla,

Uğraş Kaynarca.

Kategori Editörden | 0 Yorum

31st Aralık 2007

Mutlu Yıllar.

Bir seneyi daha geride bırakıyoruz. İyisi ile, kötüsü ile, yaşananlar ve yaşanamayan anları ve anılarıyla bir seneyi daha bitirip, anılarımızı arşivledik belleklerimizde.

Bellek derken, dijital bellekler ile karıştırılmasın. Elbette bu ikisinin karıştırılmasının anlamsız olduğunu söylediğinizi duyar gibi oluyorum. Keşke bazı durumlarda dijital belleklerle de karışsa demeden edemiyorum. Belleğimiz dijital bellekler ile benzerlik gösterseydi, yaşadığımız güzel anları yeterince hatırlamamız mümkün olurdu. Ders aldığımız olayları, yaşamsal gerçekleri sürekli taze bir şekilde anımamamız mümkün olurdu. Kötü olayları, hatırlamak istemediğimiz olumsuzlukları da bir anda silebilirdik belleğimizden. O halde duygularımız ne olacaktı? Haklısınız. O yüzden dijital hafızadan hoşlanmıyorum. Mesela öyle bir olay meydana gelsin ki hafızamız silinsin, aman tanrım, bunu hiç dilemezdim.

Malum yılsonu, yılın son günü. Acı - tatlı, iyi - kötü muhasebe yapacağımız bir gece ve en önemlisi de güzel dilekler dileyeceğimiz bir gece. Bana sorarsanız, yaşamımda Doğum Günüm’den sonra en çok önem verdiğim ve anlamlı bir gece.

Yeni yılı karşılamamıza saatler kala, hepinizin Yeni Yılını Kutluyor, yaşamda sevdikleriniz ve yakınlarınızla herşeyin gönlünüzce gerçekleşmesini diliyor, umutlarınızın, hayallerinizin, yaşama değer katma arzunuzun ve en önemlisi de yaratıcı düşüncelerinizin çığ gibi büyüdüğü, bunları eyleme geçirebileceğiniz bir” İkibinsekiz” yılı diliyorum.

Güle güle 2007, Hoşgeldin 2008

MUTLU YILLAR.

Saygılarımla,

Uğraş Kaynarca.

Kategori Editörden | 0 Yorum

23rd Aralık 2007

Balık Avı

22 Aralık 2007 günü (dün) Ailece Kırşehir Karova Barajı‘na balık avına gittik. Yolculuğumuz sabah saat 06:00′da başladı. Yüz otuz dokuz kilometrelik yolculuğumuz bir buçuk saat sürdü.

Hava sıcaklığı -1 Derece Santigrattı. Dolayısı ile ısınmak için yakacak oduna ihtiyacımız vardı. Bu ihtiyacımızı kuru ağaç dallarından temin ettik.

(Resimleri büyütmek için resimlerin üzerine tıklayınız. Daha da büyütmek için açılan resime bir kez daha tıklayınız.)

Hüseyin Kaynarca

Babam Hüseyin Kaynarca’nın tecrübeleri ışığında gerekli hazırlıklarımızı tamamladık. Oltasını ilk “rastgele” diyerek suya atan babamdı.

Hüseyin Kaynarca

Oltalar atıldıktan sonra sıra ateşin yakılmasına gelmişti, havanın ilk çarpıcı etkisi bizi ateş yakmaya teşvik etmişti :).

Hüseyin KaynarcaHüseyin Kaynarca - Murat Seyhan

Sn. Fatih Akyazgan‘ın önerileriyle edindiğimiz oltaların başında büyük bir heyecanla beklemeye başladık.

Hüseyin Kaynarca

İlk balık kayınpederim Recep Ketenoğlu’nun oltasına takıldı. Bu, küçük boy bir “Alabalık”tı :).

Recep Ketenoğlu

Recep Babam, olta sayısını arttırarak, şansımızı arttırmayı hedeflemişti.

 

Recep Ketenoğlu

Günün en keyifli anı, ateşin yanması, çayın demlenmesi vee sucuklarım pişirilmesiydi :).

MangalMangal

İlerleyen zamanlarda balık tutma çabamız sonuç vermedi.

Hüseyin Kaynarca

Küçük balığımızı ait olduğu yere, doğaya bırakarak evin yolunu tuttuk. Geriye güzel bir anı, hoş videolar ve resimler kaldı. Ve en önemlisi de güzel bir paylaşım…

 

Emeği Geçenler;

Hüseyin Kaynarca

Recep Ketenoğlu

Murat Seyhan

Caner Seyhan

ve bendeniz.

 

Keyifli günler dilerim.

 

Saygılarımla,

Uğraş Kaynarca.

 

Kategori Editörden | 0 Yorum

21st Aralık 2007

Ömer Faruk Başçıl

Başkentte “Bağımsız Yargı Mitingi” 9 Aralık Pazar Günü Tandoğan Meydanı’nda yapıldı. Sn. Ömer Faruk Başçıl, bu mitinge Adanadan katıldı.

Ömer Faruk Başçıl 1

Ömer Faruk Başçıl 2

Ömer Faruk Başçıl 3

Ömer Faruk Başçıl 4

Kategori Sizlerden Gelenler | 0 Yorum

21st Aralık 2007

Mutlu Bayramlar…

          Bayramınızı kutluyorum.

Bugün bayramın birinci günü. Bayram öncesi görüştüğüm ve bayramın birinci günü ziyaret ettiğim ailem, akrabalarım, arkadaş ve dostlarımın büyük çoğunluğu aynı söylemi dile getiriyolardı; “Bayramların eskisi gibi olmaması…” Aslında bu bireyselleşmenin dile yansıması.

Öğleye doğru, saat 11:48′de Ankarada merkez üssü “Bâlâ” olan 5,7 büyüklüğünde orta şiddette bir deprem meydana geld.” O esnada kanepede televizyon izliyordum. İlk üç saniye depremi algılamakla geçti, sonrasında çaresiz ve sessizce bir bekleyiş. Eşim de yanımdaki kanepede oturuyordu. Onun da tepkileri benimkinden farksızdı. Hiç kıpırdamadan o uzuun on saniyenin geçmesini bekledik. Sessiz ve çaresizdik. Bu kendini suskunlukla gösterdi. Ne oluyordu, sadece doğa dengesini buluyordu. Basitçe deprem böyle de ifade edilebilirdi. Bu sırada yok olana yitip gidene üzülsek de doğa masumdu. O sadece daha kararlı bir duruma gelmeye çalışıyordu. Gidenin ardında üzülmek ise sadece biz “animalia” sınıfına mahsustu.

İşte böyle, yok olan bir çok olgu tekrar yerine gelir. Dede ölür, üzüntüsü gelir, yeni bir evlat gelir, tüm yas kaybolur. İnsan, kirletir, yok etmeye çalışır, doğa kendini yeniler, acımasızca. Yenilerken kendini yıkanlara baş kaldırır, onları yok ederek. Nesil gider, nesil gelir.

Çağın gereği(!) olarak bireyselleşmekteyiz. Dolayısı ile de bencilleşmekte. Bu bireysellik, çağdaş insan figürünün vazgeçilmezi olarak görülmekte. Bahane olarak da iş, güç ve ekonomik durum, hatta ve hatta aile öne sürülmektedir. Bireyselleşirken, yok ettiğimiz değerlerin farkına varamamaktayız. Hep kaçırılmış zamanlar ve zorla kaybettiğimiz değerler için türlü türlü nedenler öne sürer ve “tüh” deriz. Gelenekçi bir insan kesinlikle değilim, insani değerlerin yitip gitmesine de asla razı değilim. Bununla beraber, toplumun bu acı değirmeni zaman zaman beni de içine çekmekte ve ben de değerlerimi hatırlamakta zorlanabiliyorum.

Kaybolan her türlü olgu yerine geliyor. Dünya yenileniyor, bizler gelişiyoruz. Peki kaybettiğimiz değerler, yok ettiğimiz duygular? Anlık bahaneler için yok olan bu güzellikler asla yerine gelmiyor. Duygularını yok ettiğimiz insanlar yozlaşıyor.

Bayramın bahanesini bilemem ama, ben Anneciğimin günler öncesinde yaptığı bayram hazırlıklarını bu yaşımda yaşamak istiyorum. Sahibi olduğum nakitin ya da kredi kartının aracılığı ile “zorla” sahip olduğum ayakkabıyı değil de, günlerce önünden geçtiğim vitrindeki ayakkabıyı almak istiyorum. Bir saat için iki ay çalışıp, kısarak biriktirdiğim para ile aldığım saatin o heyecanını yaşamak istiyorum. Bayram sabahı gittiğim Anneanneciğimin ve dedeciğimin ellerini öpmek, onlardan aldığım harçlıkla bayram sonu doğruca annem ya da babamla “Anafartalar Çarşısının yolunu tutup, oradaki oyuncakçıların vitrinlerinde araba beğenmek istiyorum. Şimdi bu yitip giden duyguların hiçbir telafisi yok. Acılar, yaslar, sevinçler ve hüzünler geçse de bu duygular geri gelmeyecek.

Bayramınızı tekrar kutluyorum. Eski bayramları değil de o bayramlarda yaşadığım heyecanları geri istiyorum.

Saygılarımla,

Uğraş Kaynarca.

Kategori Editörden | 0 Yorum

16th Aralık 2007

Aşk-ı Memnu

        14 Aralık 2007 günü Devlet Tiyatroları Ankara Devlet Tiyatrosu Büyük Tiyatro Sahnesi’nde (Ankara’da “Opera” olarak bilinen) sergilenen Halit Ziya Uşaklıgil’in eserinden uyarlanan Aşk-ı Memnu adlı oyuna gittim.

Oyunda, miras yiyen bir ailenin güzel ve küçük kızının, dönemin yaşlı ve varlıklı heykeltrşı ile yaptığı evliliği ve bu esnada yaşananları konu almaktaydı. Oyunda, genç ve güzel gelin, eşini eşinin erkek kardeşinin oğlu ile aldatıyordu. Gelinin annesi damadına, damat gelinin annesi ve kızkardeşine, evin uşağı ise evin kızına kur yapıyordu. Özellikle gelin ve aşığının şu sözleri dikkatimi çekmişti; “Yüzyıl sonrası olsaydı, aramızdaki aşk mümkün olurdu.” Oyun binsekizyüzdoksanbeşte yaşanan bir aşk-ı memnu’yu yani yasak aşkı anlatıyordu. Yüzyıl sonrası ise bindokuzyüzdoksanbeşlere tekamül ediyordu, yani günümüzü işaret ediyordu.

Bugün, günümüzdeki televizyon dizilerini gözümün önüne getirdiğimde durumun hiç te değişmediğini hatta daha da arsızlaştığını görüyorum. Hatta işin içine yüzbinlerce dolarlar girmekte. O dönemim belki de ütopik aşkı, yüzyıl sonra yani günümüzde milyonlarca kişinin izlediği dizilerde fütursuzca yaşanıyor. İnsanlarda gözlemlediğim ise bu durumun hiç yadırgamadıklarıdır. Yine aileler ve çocuklar büyük bir sabırsızlıkla bu dizilerin başlamasını beklemektedirler. Zihinlerini bu dizilerin verdiği olmaması gereken olayların “olması gereken olaylar” olduğuna dair mesajlarla doldurmaktadırlar.

Bu güzel oyunda bende oluşan izlenim bunlardı.

Saygılarımla,

Uğraş Kaynarca.

Ankara Devlet Tiyatrosu

Geri

2 Perde

2 Saat 30 Dakika

Aşk-ı Memnu

Yazan : Halit Ziya Uşaklıgil

Uyarlayan : Tarık Günersel

Yöneten : Mehmet Atay

Yönetmen Yardımcısı: Filiz Yiğitbaşı

Dekor Tasarım: Sertel Çetiner

Giysi Tasarım: Sevgi Türkay

Işık Tasarım: Zeynel Işık

Danslar: Alpaslan Karaduman

 

Sahne Amiri: Pınar Güldü

Kondüvit: Yusuf Sağlam

Işık Kumanda: Zekai Göksu

Suflöz: Şenay Kantarcı


Rol Dağılımı:

Selçuk Özdoğan, Elvin Beşikçioğlu, Emine Semra Gökalp, Tolga Tekin,

Serap Sağlar, Edip Tümerkan, Yasemin Karataş, Meltem Keskin,

Deniz Gökçe Kayhan, Çağrıl Atay, Hakan Güngör


Özet:

“Yaratılışımızın soluk alıp vermek kadar doğal refleksi aşk… ve erdem. Nereden ve nasıl doğdukları, sınırları ve ölçüleri belli olmayan iki kavram. Büyük yeminler, sözler; erdem ve aşk kavramlarının birbirlerine sundukları cennetin yoluna döşenmiş süslü mücevherleri, bir an için gözlerimizi kamaştıran heyecanların şiirsel tezahürleridir. Ancak, daha önce verilmiş sözler kabuslu bir uykuya, bizi ayakta tutan yalanlar kendi cehennemimize dönüşebilir.”

Oyun Fotoğrafları

(Küçük fotoğraflara tıklayarak büyük görüntü elde edebilirsiniz) 

 

Fotoğraflar: Muzaffer Aykanat


 

Kategori Editörden | 0 Yorum

3rd Aralık 2007

HATIRLA

 

        Pek çok günlere benzeyen bir gün, artık insanı insana kölelik eden bu yolu(x) bırakmaya karar verdiğimde geriye sadece yalnızlık kalmıştı. Ömrümün yarısı onun bunun yalanını dinlemekle, çok iyi bildiğim şeyleri tekrar tekrar duymakla artık kusturan bir bıkkınlık içinde geçmişti. Zaten bizim gibiler için fazla olmayan seçenekler, beni de seçeneksizlikle karşı karşıya bırakmıştı. Demem o ki, bundan böyle birinin emriyle hareket etmek yerine kendi projelerimle vakit geçirmek istiyordum.

        İstiyordum ama ya ailem? Elime bakanlar bundan nasıl etkileneceklerdi. Hissettiklerime kulak verip, kesin bir karar verdim. Tamamdı artık; ne olursa olsun bu kadar okumanın yazmanın ve insan ilişkileriyle dolu bir çalışma hayatının karşılığını almak üzere yola çıkmalıydım. Yola çıktıktan sonra başıma gelecekleri kestiremezdim tabi, ama şurası muhakkak ki, parasız kalıp -hatta evdekileri de parasız bırakıp- ezilecektim.

        Bazen çaresizlik çaredir.

        Değişik bir kültürde yetiştim ben. Bireysel düşüncenin önemini bilen insanlarla ve sizin için önceden kalıplanmış davranışlara prim verilmeyen bir ortamda büyümenin faydasını taşıdım hep. Fakültede okurken dinlediğim şarkılardan birinde -aslında hepsinde- anlatılan çatışmaları unutmayarak ve çoklukla içten inanarak savaşanların kazandığı sahneleri aklımda tutarak çıktım yola.

 

Çok uzaktan geldim, eve çok yolum var

 

Daima bir kere daha dene, hissettiğini söyle

 

Kalbinle yaşa, ölüm yönetmesin seni

        Sorarsanız hala aynı yolda yürüyorum, sonuç ne mi oldu?

        Daha oraya varamadım.

(x) Hayatta itiraz ettiğim kötü adamlar ve katlanmak zorunda kaldığım karşılıklar.

Cenk Akal

Nowhere man

Kategori Sizlerden Gelenler | 0 Yorum

3rd Aralık 2007

Oradaydım.

        Açılışından önce Mavi Bilgisayardaydım. İşim gereği, mağazayı açılışa hazırlayan, ziyaretçilere temiz bir ortam sunmaya çalışan ekipte bulunuyordum. Yoğun bir çalışma ile 02 Aralık Pazar günü sabaha karşı saat 05:00′da mağazayı açılışa uygun hale getirdik. Tüm yüzeyleri parlatmak için büyük emekler harcadık. Sonuç, bizim için gurur vericiydi.

        Bu süre içinde şahit olduklarıma gelince, saat 23:30′dan itibaren alışveriş meraklıları mağaza önüne gelmeye başladılar. Bu sırada hava sıcaklığı 1°C idi. İnsanların bu aklın sınırlarını bile zorlayan alışveriş tutkusu biz içeridekileri hayrete düşürmüştü. İçeride bu durumun ucuz mal almaktan ziyade “beleşçilik” dürtüsüyle oluştuğunu söyleyenler bile vardı.

        Fırat Plastik bir reklamında şu harika sloganı kullanmıştı; “Ya tüketerek tükeneceğiz, ya da üreterek var olacağız.” Bu manzara ve aynı gün açılış ve sonrasında yaşananları görünce “Tüketerek tükeneceğimize” daha da fazla inanmaya başladım. Nedeni, insanlar özelliklerini bile tam bilmeden sadece “Plazma TV” ve “Laptop” olduğu için “ucuz” ürün almaya gelmişlerdi. İçerideki çalışanlarımızdan bir arkadaşımızın yaptığı yorum ise son noktayı koymuştu: “Bizde para yok, içerideyiz, onların parası var ama dışarıdalar.”

        Ben bütün bu yaşadıklarım ve gördüklerim karşısında “İçimizdeki anlık heyecanlarla değil de düşünerek karar vermeyi” tercih ettiğimizde geleceğe ümitle bakacağımıza, ilerleyeceğimize inandım.

Saygılarımla,

Uğraş Kaynarca.

Kategori Editörden | 0 Yorum